17 Temmuz 2009 Cuma

izmir

yüreğin bir gün ansızın kapanan bir kitapçı dükkanı
sararmış ciltleri ve tozlanmış raflarıyla
yüreğin bir gün ansızın

oturmuş izmirin deniz yüklü kıraathanelerinde
ahir zamanlardan kalma tecimenlerin elleriyle
kara bir alınlık gibi karşılıyorsun
içine kıran işlemiş savruk rüzgârı
döküm sevdalar ağırlaşırken mevsimin koynunda
taş cerrahı bir gezgin gibi saklanıyorsun
rengi solmuş bir mahpus fotoğrafına
hem sen de biliyorsun, bazı anneler cumartesiyi okur
usulca kaybolup giden oğullarının sırtında

yavaş yavaş çökerken gün kısık sesli çatılara
anason kokusu döker çocuklarını kemaraltına
mektupçunun sırtlarından inersin cebinde bukağılar
havra sokağının buğusu karışırken içinin bit pazarına
pusular, nazarlar alırsın kendine
kalb para değerinde dikenler
tay bayan aylar edinirsin
kırıntılı bir yahudi şivesiyle seslenir asansör

yüreğin bir gün ansızın kapanan bir baharatçı dükkanı
çatlamış kavanozları ve dikiş tutmaz çuvallarıyla
yüreğin bir gün ansızın

yerinde duramayan zencefil, katmerli karanfil
kasık kokularıyla koşarken şehrin göbeğine tepecik
yularından tutarsın içine çöreklenen tren garlarının
unutkan bir aktar heykeliyle selamlarsın inciraltını
bir film şeridi gibi yanarken yalnızlığın kasabaları
alaturka mezeler biriktirirsin saçlarında
koltukaltında istemeden çıldırır zerafet
gövdene sakız kokusu bulaşır

şimdi sen dar sokakların uslanmaz kuyumcusu
kararmış adaların kimyon kokulu balıkçısı
mızrabında artık testiler kırılır
iyot kokulu dağlar büyürken yüreğinin foçasında
şimşir rengi kuyular birikir süreyya berfenin sakallarına

sonra bir gün sordum esrar ve ayet kokan dedeme
gerçekten kadife midir kadifekale

gökhan arslan

* Artefact 5, 2009

haydar ergülen

kar söylenceleriyle oyalanan çocukluğumda, oturmuş
muhtelif sabıkalar dükkânına, kelebeklerin ne kadar
yaşadığını düşünüyordum. balıkların hafızasının nasıl
karaya oturduğunu. badem gözlü yosmaların yersizliği
vuruyordu çıplak ayaklarıma. bazen de kapı kapı dolaşıp
sokakları tavaf eden bir kindar. sahi, kabareden emekli bir
kızkardeş miydi fellini’nin julietta’sı? ki durmadan ağır
ithamlar biriktiriyordu fâili denize doğru kanayan
cinayetlerden. ellerinde koyu bir kış lekesi vardı o kayıp
tinselin, yoksul görünümlü eskiden terzinin. nasıl olsa
hep dökülüyordu karanlık, göğüslerine kayıplarını bastıran
annelerin soluğuna. ve köy yangınlarında unutulan demir,
basıyordu mührünü dağdan artakalan avunmalara.

soysuzluğun aurası bu. bu yüzden kendini ayılta bayılta
yerlere vuran adamlar, kımıldamadan özlüyorlardı narın
iç sesini, daha destûru alınmamış bostanların avazlarında.
sahi, çok sonraları düşmüş bir sokak prensesi miydi
eteklerinin altında kaktüsler sulayan nedime? gelinlerin
kuyruğunda dolaşırken ters öpülmüş bir ağaç gibi, bu
yüzden parmaklarıyla birleştiriyordu ölü bir hayvanın
gövdesini. günlüğüne ağız kokusu bulaşıyordu sonra,
dokunulmamış bir tırpan, karşılığını bulamamış sorular
bulaşıyordu. ve hınzırca havalanıyordu göğüslerinin
arasından o ipsiz salıncak.

canavar söylenceleriyle oyalanan çocukluğumda, oturmuş
bir minderin sıcaklığına, kesif kokular biriktiriyordum
ölüme ipucu veren yorgun tasavvurlara. ölüm bir skandal,
diyordu cellat ve bir kurban gibi sallıyordu elindeki ipi.
sahi, kutsal kitaplardan kovulmuş bir peygamber miydi
kucağında kabileler taşıyan hayat? ve neden keder gibi
ödünç duruyordu divanların üstünde kırlentler? uzaklar da
anlamıyordu sızısını kıta hareketlerinin. derisi yüzülmemiş
bir adak gibi duruyordu arada cenk takvimi.

görünmez hayvan öyküleriyle avunan çocukluğumda, oturmuş
bir kara kahrın alındaşlığına, tüyü bitmemiş saklambaçlar
uyduruyordum içine düştüğüm kahve falına. üzerine çöktüğüm
karton valiz beni bile sığdıramıyorken içine, nasıl götürecektim
yanımda hiç görmediğim taşraları? ve ne anlatacaktım yol
boyu içine cin kaçmış isli kandillere?

sahi, bir telvenin içine saklanmamış mıydı, zillerinde üzgün kediler
gazeliyle sevişen sahipsiz zenne?

gökhan arslan

* Mühür 26, Temmuz-Ağustos 2009

15 Temmuz 2009 Çarşamba

şairin boşanma dosyası

otuzundan sonra anne evine de dönebilir şair
bir kaburga kemiği bırakır ayrıldığı kadına
ve aşk bir ısırık izi gibi çoğalsa da elmalarda

otuzundan sonra anne evine dönecek
yüz olur mu insanda
bu bile başlı başına bir şiirdir aslında

sevgilim, aydan kalan aydınlığım, köznurum
bana sakla bunca yıl sustuğun bütün sözcükleri

gökhan arslan

Akatalpa, Temmuz 2009

13 Temmuz 2009 Pazartesi

ŞİİR VE DOĞUM; ORTAK SANCI

“Şiir hayattan beslenir.” Böyle mi demeliyim. Kuşkusuz içindedir şiir hayatın, hayat da şiirin. Hayat doğumla başlar, şiir de. İkisi de bir oluşum sürecidir. Bu süreçte ortaya çıkansa o kadar benzer ki birbirine. Aynı sancı vardır ikisinde de; yaratı sancısı…
Bebek anne rahmine nasıl düşerse, şiir de öyle düşer şairin zihnine. Kimisi planlıdır bu bebeğin/şiirin, kimisi kazara. Ama öyleleri vardır ki, ne kadar önlemeye çalışsanız da engel olamazsanız oluşumuna. Bebeği düşünün; anne karnında gelişir sürekli, annenin yedikleriyle beslenir, büyür, hisseder kendini taşıyanın hareketlerini. Anne üzgün mü; bebeğe de bulaşır bu ister istemez. Anne mutlu mu; bir kıpırtı içerilerde, derinlerde… Bir de şiiri düşünün; şairin yedikleriyle beslenir o da. Günler, geceler boyu bütün sıkıntılarını taşır şairin, büyür, olgunlaşır. Elleri, ayakları, gözleri oluşmaya başlar zamanla. Bebek büyüdükçe şiir de sığmaz olur şairin yüreğine…
Zamanı gelmiştir artık. Bebek sancılarıyla başlar gelmeye. Zorlar annenin bedenini, yorar. Şiir de öyle, şair öyle bir sancı çeker ki, şiiri nasıl salıvereceğine karar veremez bir türlü. Hep bir tedirginlik, bir kuşku. Şiir tamam mıdır acaba, bitirmiş midir oluşumunu, maazallah ya sakat doğarsa, nasıl bir şey olacak acaba? Yani bu noktada pek bir farkı yoktur şairin anneden…
Sancılarla atlatılan doğal doğumlar bir yana, bir de sezaryen girer işin içine. Bebek çıkamaz bir türlü, ya da ters gelmeye kalkar dünyaya. Gerçek şiir de budur galiba; dünyaya daha baştan ters gelen şiir! Zaten ters olması değil midir şiiri şiir yapan? Şiir çıkmaz istemez bir türlü, şairin zihninde hâlâ kanar, kanatır bir şeyleri. Ortaya çıkışı bu kadar zor olan şiirin, varın siz düşünün dünyadaki hâlini…
Bir de ölü doğumlar vardır ister istemez. Düşünmek bile istemez insan annenin/şairin durumunu. Sen o kadar zaman içinde besle, yavaş yavaş sula, hep onu düşün; ama o hiç olmamış gibi çıkıp gitsin hayattan ve sadece sancılarını bıraksın sana.
Ölü şiirler nereye gömülürler acaba?
Tüm bunların yanında bir de gönüllü, keyfi sezaryenler var değil mi? Nedense bazı anneler çekmek istemez bu sancıyı, bazı şairler de. Hemen, ağrısız, sızısız dünyaya gelsin isterler ürettikleri. Bu kadar basit midir sizce? Acısı, sancısı değil midir şiiri olgunlaştıran. Aslında bu ölü doğmuş şiirden de hüzünlüdür bence. Ölü doğumlar yeni şiirleri harekete geçirir belki; ama kolay şiirler nedense hep eksik şiir gibi gelir bana.
Ölü doğum, ölü şiir dedik ya; bir de yıllar sonra, yani şiir büyüdükten, okullara gittikten sonra ölmesi gibi bir gerçek var hayatımızda. Siz o kadar yıl büyütün şiiri, yanınızda gezdirin, iyiyle kötüyü ve birini tercih etmesini öğretin; ama bir gün sanki hiçbir şey olmamış gibi çekip gitsin şiir atlasından, sizden başka kimde hatırlamasın onu. Bu daha da acıdır belki, daha da yaralayıcıdır, kim bilir?
Dikkat ederseniz, anne karnında düşen çocuktan hiç bahsetmiyorum.
Nasıl ki çocuk dikkatli bir şekilde büyütüldüyse şiir de kalıcı olur şiir evreninde. Çocuğuyla gururlanan anneleri düşünün; bir de unutulmayan şiirleri. İkisi de aynı süreçleri yaşamıştır oysa. Sancılarla dünyaya gelmişlerdir, dertleriyle üzmüşlerdir kendini yaratanları, kanatmışlardır; ama sonunda sımsıkı dururlar işte hayatın karşısında. Bir gün ölseler de kolay kolay unutulmazlar.
Çok sevdiğim şair bir büyüğüm, Türk şiirinde kadın şairlerin az olmasını kadınların sıkıntılarını içlerinde çok fazla tutamamalarına, başka kadınlarla hemen paylaşmalarına bağlamıştı bir seferinde. Erkeklerse acıyı kendi içimde yaşıyor, büyütüyor, kâğıda dökme gereği duyuyordu, ona göre. Bu düşünce pek doğru bulduğum bir görüş olmasa da; kadın şairlerin az olması konusunda benim de söylemek istediğim bir şey var aslında: yazının başından beri üzerinde durduğum “sancı”. Belki de kadınlar çocuk sancısının ağrısını bildikleri için uzak duruyorlardır yeni bir sancıya, şiir sancısına…
Yine de ben; büyük sancılarla, ağrılarla ortaya çıkmış şiirler bekliyorum onlardan. Yeter ki gönüllü bir sezaryenle doğurmasınlar çocuklarını, kıymetini bilsinler o acının. Sonuçta o acı o kadar yakın ki şiirin acısına. Hem çocuk annesi olsunlar istiyor insan, hem de şiir annesi. Ne mutlu ikisini birden başaranlara…

gökhan arslan

* Mühür 25, Mayıs-Haziran 2009

hüseyin alemdar

vakitler de azaldı, incelikler de
yürümeler de eskidi bir sicimin gölgesinde

gökten üç kitap indi kendisine
ten, hüzün ve sinema

ten: yarım kalmış bir gecede gülümseme
hoyrat ülke, kale vicdan
saksıda yanyana büyüyen iki hüs çiçeği
-dikeniyle ölçer akıntının nabzını-

hüzün: rahmini sığ sularda sağaltan hera
salkımında ihtimâller büyüten asma
direnişi toplanmış sevgi ölülerinin
- taraçasında bekletir kavun kokusunu-

sinema: bir kenarda bekleyen kırık ve öteki
harman yerinden duyulan çığlık
gıyâbında ehlileştirilen yabanî
-perdesiyle yıkıla yıkıla örter balın rengini-

üç kitaptan da kovulmuş resul
bulaşıcıdır tende kıldığı namaz

hırkasında ağrır esrik zamanlar
yakasında hiç kapanmayan bir çengelli iğne

ellerinde kanlı bayrak taşıyan alemdarlar da yok artık
hiç gönderilmemiş bir mektup gibi duruyor dünya
sımsıkı kapattığı avuçlarının içinde

gökhan arslan

* Şiiri Özlüyorum 31, Mayıs-Temmuz 2009

ardışık ağrılar çarşısı

şiir diyorsun, dağılmış bir ruj lekesi hayatın dudaklarında
yorulmuş hoyrat sözcüklerle öpüşmekten
bunun için zarafet kokuyor kırgınlığında
kirpikleri bu yüzden koyu
koynuna uzanmışken dilsiz koyların
bir mektup yarası belki, duvar anısı
mûridler toplamış kendine sürekli kıvrılan bir çağdan
durmak da yorar aslında şiirin o uzun koşusunda
arasıra kırıklarını da toplamalı insan
sırlarını fısıldarken bir usturanın suskunluğuna

şiir ağrısı; ki siz ona kalp ağrısı da dersiniz
bakırdan umduğunu bulamayan bir demircinin ellerinde dövülmüştür
kalın ağrıdır; zehirli maden
kaç şairin dilinde paslandı kim bilir
iltihabıyla, iriniyle yıkandı gitmelerin
açılmamış bir mektup kokusu gözlerinde
oysa en çok yarasını sever insan
şiir; dilde kıymık
takılırken yitirişin damağına
en çok kendi karasını sever insan, kanamasını
azalmasını toprağının kıyılarda, kıyısız zamanlarda

şiir diyorsun, suyu takip et öyleyse
sözcük sözcük, harf harf ilerliyorum sende
üstelik altını da çizerek bazı yerlerin
sen; taşlarla örülmüş huzursuzluk
şiir; yaralı bir hayvan belki de
düşmüş taşların üstünden
renkler biriktirmiş boynunun kırılan eğrisinde

âh katı eylemsizlik, katılaşan
nereye bu isteksiz yürümeler, içten çürümeler
gizli bir eczânın kalbine
yok bir ırmağın kalbine
taşınmış bir çölün kalbine
neden bu sahipsiz gömülmeler

şiir ağrısı, diyorsun
yağmurlu caddelere kurulmuş bir pazar yeri
neyi alacağını iyi bilmeli insan
öyle bir çırpıda doldurmamalı sepetini
yoğun ağrıdır; huysuz kangren
usulca bırakır akıntısını ahşaba
ve sahiplenmez hiçbir şairini
her yazı kazıdır aslında
dibinde yalnızca kendini bulan
her yaz beyazdır, bu yazdır

hayat; çevirinin çevirisi
şiir; çevirenin ikindisi
kayıp bir dil gibi durur oralarda

bir şiirden gâzi çıkmak, diyorsun
yer verirler mi ön sıralarda

gökhan arslan

* Cumartesi 49, Nisan 2009

turgut uyar

kadınların en gizli yeridir dünyanın en güzel arabistanı
dilin ortak kadavrası
ve şarkısı sonsuza demirbaş
çöl kadar sıcak
çöl kadar kırılgan
kendini evden kaçışlarda ele veren bohça

ekinler ıslak, çimenler ıslak, tütünler ıslak
düzmece bir kırımın yılgısında koşuyor kısrak
bacağında hırçın bir kırık lekesi

rüzgârın sesiyle kayayı delen incir
dibine döker ufaladığı filistin taşlarını
kendini kırbaçla eğiten dervişin sabrı
eskicilerle, eskiyenlerle çoğalır
hummasını bulaştırır güze
çöl kadar sıcak
çöl kadar kırılgan
kuytusunda sağır bir harabe dîvanı

şimdi toplandılar
gelip oturdular göğe bakma durağında
arabistan, incir, tütün ve dîvan
katlandılar gecenin arz-ı haline
içine baktılar kadın olmanın
seslendiler tuzun huysuzluğuna:

biz yarınlarda kuruturken uçmanın balmumunu
geçip gitti evliyânın çolak kuruntusu
sahi, dün yok mu

gökhan arslan

* Varlık, Temmuz 2009

hüseyin peker

insan arkadaşınındır deyip
çıkıp gitti bir gün hayatın yamalı lisanından
şimdi ne yana baksan
bıyıklarında buzullarla eli torbalı bir adam
giderken mağripler aldı yanına
kullanışsız tren biletleri
gölgesiz ağaçlar
üstelik yazıcılar da bilir gitmenin yükünü
saten sesli kokusunu karaköylerin

zaman ki bankalardan kovulmuş bir defter

insan başkalarınındır deyip
bir gün çıkıp gitti recm taşlarıyla döşenmiş yokuştan
bezgin atlaslar, yalnız efeler arasından
kanatlarına taktığı kısır pullar
uçup yapışırken terli bir kancığın alnına
sûretiyle vesikalık fotoğraflar arttırdı günden
yer bezinden köleler, beygir derisinden periler
çalmaya başlayınca ateşin zilleri
ölü suyundan ırmaklar çoğalttı kendine
ırmağı geçmek için ihtilâller

zaman ki tek vuruşta çıldıran mahşer

gökhan arslan

* Şiiri Özlüyorum 31, Mayıs-Temmuz 2009

aşk; uzak akraba

bahçene yatılı gelsem

kayıp babaların cumartesi çocukları olsak
limonluktan topladığımız sesleri döksek
içimizin paslı tenekesine
anneler arsızca yalanlarken kırmızıyı
sen çaydanlığın buharında kaybolsan
ben yeniden okusam seni bedenimin ilkokulunda

kalbine yatılı gelsem

kalbindeki o görünmez maviliğe
ne kadar da ince gidişlerin var
kimden öğrendin ilkyaz gibi durmayı
hiç açılmayan şemsiye saatlerinde
ya da yırtılan bir ceket askılarda
hani gizlice toplarsın ya yaralı günleri
mutlulukla dikersin ceketin eksiğine

köyüne yatılı gelsem
halk beni taşlasa

gökhan arslan

* Kandil 1, Mayıs 2009

cahit zarifoğlu

büyük, geniş avlularda durdu
yukarı kaldırdı başını
uslanmaz ateşçiçekleri diledi gökten
acısı derin yağmurlarla beraber
dipsiz kuyuların başında bekledi
cıvıltısı çoğalırken ağaçokulların
dağlarla ovdu kentin bakışını
yüreğinde dövülmüş demiri bıraktı
ufku gösteren işaret çocuklarına

artık menziller de kısaldı
bir gülüşlük gül atımında
güz odasında ıssız kaldı seccadeler
bir tespih tanesi gibi çekiyorsun şimdi
nidaları yoktan var ettiğin bir telle
gümüş desem değil
belki sözcüklerle kurduğun bir ömür
belki de kuşların bol öksürüklü dili

serin, boş avlularda bekledi
teninden ilmek ilmek söktüğü baharı
uzadıkça uzadı sakalları
sadece kendine kokan bir çiçeğin gölgesinde
atlayıp uzaklara gitti sonra
yelesinde alevler büyüten bir katıraslanın sırtında
artık hangi yana dönse
karaya her gün toprak veren bir ada

derin, loş avlularda öldü

gökhan arslan

* Hece 149, Mayıs 2009

cemal süreya

anadolusu üstüne dar gelen bir coğrafya
kesimi ücra genelevlerinde yapılmış
üvercinkalar toplanmış gövdenin süt sesine
bol şenlikli devlet törenleri
ve siyah deri kaplı maliye
sigarasının dumanında güz bitiği bir kaval sesi uzar
adlarından önce babası ölen çocukların

bir mevsim ki hiç öpülmemiş kasığında sıcak nal

saçları dökülen frigya
süt dişleri dökülen yunus
belki homurtusunu dağlara ödünç vermiş
külüstür bir köy minibüsü
oysa yüreğinin sesi türkülere sığmaz karacaoğlanın
o celâlî battalın, eşkâlsiz haraminin
bir fotoğraf arkalığı gibi durur dünya
ceplerinde tespih şıkırtısı
ve yarım yamalak bir tarakla
karatahtasında göçebe defterler biriktirir

bir zaman ki uçup gidivermiştir uçurumda açan türkçe
yakasında sevda sözleri

paçal bozkır, tutuk çene, ete batan mahmuz
bir sözcük terazisi gibi durur şimdi yüzüncü yüz

gökhan arslan

* Şiiri Özlüyorum 30, Mart-Nisan 2009

ağrıyan yerler

azad, kaldır başını, göğe bak
gökte, o eskiten mavide, alasulu, kıpkırmızı bir ölmeme günü
bir plankton sürüsü, bir mit gömülüsü belki
ay, korucu çıkmazlarında yarım zerdüşt
köy okullarında yırtık kepenek
entârisinde mazot kokutan traktör
dökmüş yedirenk çiçeklerini
kaleler yıkan şivesiyle, dağıyla akran

şarabî duruş, usulca eğmiş kendini
kasten silinmiş bir haritanın gövdesine
yalancı anatomi, aksak koşum
bir silah sesinde amme hukuku
diliyle barudî, kavgasıyla peygamber
kargısıyla öldürür kara kargasını

(bizim köyde, meyve kasalarına doldurulmuş sinekler, incir
ağaçlarının altına bırakılır, incir dalında döllensin, daha
olgunlaşmadan yere düşmesin diye…)

azad, indir başını, denize bak, yayvan benzine
denizde, o çoğaltan mavide, alacalı, mosmor bir yama
bir çığırtkan sürüsü, hırpanî
kemikte firari lekesi

dağda, siyah zamanında ölümün
kıvrılmış, yatıyor, upuzun, hasta

belki bahçede serap, çölde gonca

azad, döndür başını, uzağa bak, istanbul’a

gökhan arslan

* Bireylikler 27, Temmuz-Ağustos 2009

aşkın çocukluğu

aşkın çocukluğu

her sabah okul yerine aşka giden bir çocuktun sen
annen kırlangıçlar doldururdu beslenme çantana
belki uykusundan hiç kalkamayan bir pazar sabahıydın

sevgilim, yapışık ikizleriz biz seninle, kalplerimizden

rüyasında aşka günahlar işleyen bir çocuktun sen
aşıköğretim sınavlarında unuttun bildiğin ne varsa
belki ayrılık giderken yanında taşırdı yazları

sevgilim, kardeş şehirleriz biz seninle, ruhlarımızdan

evden aşka, aşktan eve giden bir çocuktun sen
yakana teyellerdin biriktirdiğin bütün sözcükleri
belki o zaman anlardı seni uykunun sonbaharı

sevgilim, üvey kardeşleriz biz seninle, tenlerimizden

gökhan arslan

* Cumartesi 49, Nisan 2009

attar'ın kuşları

attar’ın kuşları

enis batur’a…

attar’ın göğe yazdığıdır bu; otuz kuş birden olmak
kağnı sesinde yakalanan şiddet
kum falında yitirilen telaş
mantığın kuşları dolanırken bağdat’ın üstünde
yatılı bir yalnızlıkta öğrenilmiştir zulüm
su bu yüzden arınır kendi inceliğinden
bir kervan aynı ayı dolanır durmadan

hemşerisi olmayan bir şehir gibi kalmak
böyle diyorlar bütün doğu lehçelerinde
ve bir incirin sabrıyla deniyorlar ölümü

otuz kuş birden bakar külün üstüne
tam otuz devletten kaçırılan hüküm
bir rüzgârın sesiyle yazılır dağın örtüsüne
çocuk olmak geç doğmaktır doğuda
ve geç kalmaktır çağın dış sesine
oysa yırtılır gömlek, âdettendir
indirir perdelerini yangınında yüzünü gören şehir

âh kibir, kılıçtan geçirilse de incelmeyen
dereye bıraksan gitmez, çökmez suyun dibine
ihanet, bir ağacın gövdesine kazınmışsa ihanettir
âh kibir, kimdir şimdi bu göğü sorgulayan
attar’ın kuşları ağır bir yük gibi taşırken acıyı
verilen cevapların teni elbet kanayacaktır
ve hep dolaşımda kalacaktır ağıt

attar’ın suya bağırdığıdır bu; otuz kuş birden uçmak
tam otuz defa yığılmak toprağa
bir yara izini otuz defa yağmalamak
yıkılan evlerin boşluğunda gezinen ıslıktır
kimden geldiği bilinmeyen mektuptur, kahırdır
otuz kuş birden durmak
otuzunda birden göç müptelası köylerin

bağdat’ın kuyusu, her şiirin gayyasıdır
huyudur bu, anısıdır tozuyla sevişen bâbil’in

düşen bir kent nereye düşer
belki yorgun bir halkın kalbine
hiç anlatılmayan bir söylencenin diline
kızıllığına durmadan ağlayan bir vaktin
ne düşer vurulmuş bir kentten otuz kuşun payına
sıradan bir insan gibi dolanırken aramızda
ebu garib’in dilsiz hayaleti
biz şimdi ne kadar benziyoruz kendimize
kısaltmalar cumhuriyetiyiz oysa
ne giysek bol geliyor üstümüze
bak işte, hâlâ duruyor or’da
simsiyah erguvanlar içinde felluce

attar’ın toprağa fısıldadığıdır bu; otuz kuş birden ölmek
tam otuz dilde yaşamak talanı
talandan kalan hasat, kırmızı bir dumandır yalnızca
yanında sürükler kederli bir kaderi
tam otuz adımda vardığı ölümü
bir hastalık gibi bulaştırır haritalara
attar’ın otuz kuşu, otuz balığı ibrahim’in
tam otuz yusuf’tur kuyularda
bir hücre gibi yayılır doğu(m) sancısı

artık attar da atlar bir işgâlin uçurumundan
ve otuza katlar yarasına bastığı mendilini

attar’ın kendi içine söylediğidir bu
ben otuz kuşla besledim bir şehrin yetimliğini

gökhan arslan

dipte, uzakta

duvarda, kıpkırmızı bir leke gibi dururken gitmenin küf kokusu
hiç çekilmemiş bir fotoğraf gibi bırakma beni
deklanşörüne bas zamanın, dursun birkaç saniyeliğine
bir göz aldanması olsa da hayat
uzayıp giden bir otoban yalnızlığında sıkışan kalbim
işte o zaman, bir kum izi tam göğsümde
içime doğru akan, alkışlayan siyahın ömrünü
açılmaz bir pergelle arşınlayan

kenarda, hiç tutmayacak bir kemik kırığı gibi bırakma beni
gittikçe derileşen bir zar, etin özlemi çeliğe
bırak, kırılsın saatin camı
yere dökülsün yelkovanın hızı

iç sesi kendini bitiren kalemin
suyun meyveyi sürükleyen çağrısı

oysa çatlarsa meyve, alnıma bulaşır sızıntısı
kıyıda, denize hiç sürülmemiş bir tekne gibi bırakma beni

gökhan arslan

göksevda

göksevda

aralıyorum göğü yırtılan yerinden
alaca bir kuş düşüyor

armut ağacına benziyor sesi

kapatıyorum kapısını kırmızının
ellerime bulaşıyor devrik bir cümlenin kanı

ölüsünü buluyorlar dolunayın bir dağ yamacında

ışıl ışıl parlayan bir ağız avucumda
akşamın cama vuran tıkırtısından anlıyorum

dizlerini döven günün sabrını

yeniden başımı çeviriyorum göğe
yağmurla yıkanan ırmak oluyorum

ellerim çatlak bir güz güzelliğinde

gökhan arslan

* Akatalpa Mayıs 2009