kar söylenceleriyle oyalanan çocukluğumda, oturmuş
muhtelif sabıkalar dükkânına, kelebeklerin ne kadar
yaşadığını düşünüyordum. balıkların hafızasının nasıl
karaya oturduğunu. badem gözlü yosmaların yersizliği
vuruyordu çıplak ayaklarıma. bazen de kapı kapı dolaşıp
sokakları tavaf eden bir kindar. sahi, kabareden emekli bir
kızkardeş miydi fellini’nin julietta’sı? ki durmadan ağır
ithamlar biriktiriyordu fâili denize doğru kanayan
cinayetlerden. ellerinde koyu bir kış lekesi vardı o kayıp
tinselin, yoksul görünümlü eskiden terzinin. nasıl olsa
hep dökülüyordu karanlık, göğüslerine kayıplarını bastıran
annelerin soluğuna. ve köy yangınlarında unutulan demir,
basıyordu mührünü dağdan artakalan avunmalara.
soysuzluğun aurası bu. bu yüzden kendini ayılta bayılta
yerlere vuran adamlar, kımıldamadan özlüyorlardı narın
iç sesini, daha destûru alınmamış bostanların avazlarında.
sahi, çok sonraları düşmüş bir sokak prensesi miydi
eteklerinin altında kaktüsler sulayan nedime? gelinlerin
kuyruğunda dolaşırken ters öpülmüş bir ağaç gibi, bu
yüzden parmaklarıyla birleştiriyordu ölü bir hayvanın
gövdesini. günlüğüne ağız kokusu bulaşıyordu sonra,
dokunulmamış bir tırpan, karşılığını bulamamış sorular
bulaşıyordu. ve hınzırca havalanıyordu göğüslerinin
arasından o ipsiz salıncak.
canavar söylenceleriyle oyalanan çocukluğumda, oturmuş
bir minderin sıcaklığına, kesif kokular biriktiriyordum
ölüme ipucu veren yorgun tasavvurlara. ölüm bir skandal,
diyordu cellat ve bir kurban gibi sallıyordu elindeki ipi.
sahi, kutsal kitaplardan kovulmuş bir peygamber miydi
kucağında kabileler taşıyan hayat? ve neden keder gibi
ödünç duruyordu divanların üstünde kırlentler? uzaklar da
anlamıyordu sızısını kıta hareketlerinin. derisi yüzülmemiş
bir adak gibi duruyordu arada cenk takvimi.
görünmez hayvan öyküleriyle avunan çocukluğumda, oturmuş
bir kara kahrın alındaşlığına, tüyü bitmemiş saklambaçlar
uyduruyordum içine düştüğüm kahve falına. üzerine çöktüğüm
karton valiz beni bile sığdıramıyorken içine, nasıl götürecektim
yanımda hiç görmediğim taşraları? ve ne anlatacaktım yol
boyu içine cin kaçmış isli kandillere?
sahi, bir telvenin içine saklanmamış mıydı, zillerinde üzgün kediler
gazeliyle sevişen sahipsiz zenne?
gökhan arslan
* Mühür 26, Temmuz-Ağustos 2009
17 Temmuz 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder